Yorum
PKK’nın Peşmergeye Saldırması Ne Anlama Geliyor? Can Acun  
Türkiye'nin Irak'ın kuzeyinde terörle mücadelesini yoğunlaştırdığı bir dönemde, PKK terör örgütünün doğrudan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) askeri gücü olan Peşmergeyi hedef almaya başladığı görülüyor. PKK, Türkiye'nin askeri harekatları ve nokta operasyonları ile ciddi bir beka tehdidi yaşarken, KDP ve Peşmergeyi Türkiye'ye lojistik destek vermekle suçluyor. Bölgede gittikçe dar bir alana sıkışan terör örgütü, yeni bir hareket tarzı benimsemekte zorlanırken, panik halinde Peşmergeyi hedef alıyor. Amadi ve Zaho'da gerçekleştirdiği son saldırılarda 7 Peşmerge hayatını kaybederken çok sayıda Peşmerge de yaralandı. Terör saldırıları bağlamında IKBY'de PKK'ya karşı büyük bir infial var. KDP-PKK geriliminin ise yakın zamanda PYD/YPG'yi de içine alarak tırmanması öngörülebilir. Bu durum Türkiye'nin terörle mücadelesine ciddi anlamda destek verecek bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. PKK neden Peşmergeyi hedef alıyor? Türkiye'nin bahar ayları ile birlikte başlatılan Pençe Şimşek ve Yıldırım Harekatlarıyla Irak'ın kuzeyinde sıkışan terör örgütü PKK, bir yandan Türkiye'nin alan hakimiyetini hedefleyen konvansiyonel harekâtlarıyla yüzleşirken, aynı zamanda MİT'in saha istihbaratına dayanan nokta operasyonlarla üst düzey isimlerini arka arkaya kaybediyor. Son aylarda özellikle KDP ile karşı karşıya gelmeye başlayan terör örgütü, yeni bir harekât tarzı benimsemekte ise zorlanıyor. Bu süreçte Peşmerge'nin TSK ile birlikte hareket etmesi, PKK adına büyük bir meydan okuma olarak tezahür etti. Peşmerge ve onun özel kuvvet unsurları olan Zeravani güçlerinin, her ne kadar PKK ile doğrudan çatışmasa da bölgedeki terör kamplarının etrafını çevirmeye başlaması örgütün lojistik ve operasyon hareketliliğini ciddi anlamda kısıtlamış durumda. TSK, PKK'yı temizleyerek konuşlandığı stratejik dağ silsileleri üzerindeki hâkim tepeler ve Peşmerge'nin konuşlandığı yeni bölgeler PKK'yı adeta kontrol ettiği bölgelerde izole etmiş durumda. Haftanin'den Metina'ya, Gara'dan Kandil'e ve Mahmur'dan Sicnar'a kadar örgüt küçük adacıklarda hayatta kalmaya çalışıyor. Söz konusu bölgeler arasındaki lojistik hatlar ise büyük ölçüde kesilmiş durumda. Atılan bu askeri adımların yanı sıra Erbil ve Bağdat arasında PKK'nın Sincar'dan çıkartılmasına ilişkin yapılan anlaşma ile de sıkıştırılan örgüt KDP ve Peşmergeyi de TSK gibi birincil tehdit olarak görüyor. PKK karşılık vermekte zorlanıyor KCK'nın sözde liderliği, TSK'nın konvonsiyonel harekatları, MİT'in örgütün lider kadrosuna yönelik temizlik operasyonları ve Peşmerge'nin her geçen gün artan baskısı ile yüzleşirken, yeni bir harekât tarzı benimsemekte güçlük çekiyor. Irak'ın kuzeyinde ciddi bir beka tehdidi içine giren örgüt, doğrudan Peşmerge güçlerini hedef almak durumunda kaldı. Daha önce Kürt kamuoyu bağlamında yeni bir "Kürtler arası iç savaş" söylemi ile karşı ciddi bir baskı oluşmuş ve PKK'ya karşı Peşmerge'nin harekete geçmesine yönelik bu kavram üzerinden büyük bir propaganda mekanizması işletilmişken, şimdi PKK doğrudan Peşmergeye saldırmayı göze almış durumda. IKBY'deki kamuoyu desteği ve propaganda üstünlüğünü kaybetme pahasına Peşmergeye yönelik saldırıları, yukarıda zikredilen analizi de doğruluyor. PKK ilk defa Irak'ın kuzeyinde artık beka tehdidi içine girmiş durumda. Şimdi asıl sorunun KDP için sorulması gerekiyor. PKK'nın, Peşmergeleri pervasız bir şekilde hedef alarak öldürmeye başladığı bir dönemde daha sahici ve etkili bir şekilde Türkiye'nin yanında duracak ve terör örgütünü Irak'ın kuzeyinden tamamen temizlenmesi için askeri imkanlarını da kullanacaklar mı? Görünen o ki kaçınılmaz olan gerçekleşiyor ve KDP liderliği adım adım bu noktaya doğru geliyor. Elbette bu çatışmanın Suriye ve PYD/YPG bağlamında da ciddi sonuçları olacaktır.Kaynak: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/canacun/2021/06/12/pkknin-pesmergeye-saldirmasi-ne-anlama-geliyor  
Olası Sincar Harekatı ve Farklı Senaryolar Can Acun  
Türkiye’nin Gara’da gerçekleştirdiği harekatla birlikte gözler yeniden PKK ile mücadeleye çevrildi. Türkiye bir yandan ülke sathında PKK terörüyle mücadelesine devam ederken aynı zamanda Irak ve Suriye bağlamında sınır ötesi harekatlara da devam etmekte ve kararlı şekilde örgütle mücadelesini sürdürmektedir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı son açıklama ile Türkiye içerisinde bulunan terörist sayısının 300 rakamının da altına düştüğü görülmekte, örgüte ilişkin baskı her alanda devam ederken bu sayının içinde bulunduğumuz yıl içerisinde iyice minimize edilmesi beklenmektedir. Türkiye içinde örgüte katılımın da neredeyse sıfırlandığını göz önüne aldığımızda, Türkiye açısından Irak ve Suriye’deki örgüt varlığı asıl hedef olarak tezahür etmiş durumdadır. 2021 yılı Türkiye’nin terörle mücadelesinde PKK’ya karşı nihai harekatların yapılacağı önemli bir dönüm noktası olacak gibi görünüyor. Özellikle Irak’ın kuzeyinde PKK/KCK’nın komuta kontrol, eğitim ve lojistik kamplarının olduğu alanların hedef alınacağı “Medya Savunma” alanları olarak ifade edilen Türkiye sınır hattındaki yüksek dağ silsilelerinden, Sincar, Mahmur ve nihayetinde Kandil’e kadar uzanacak önemli harekatlarla örgütün tüm “alan hakimiyeti” elimine edilebilir. Bu bağlamda PKK/KCK yapılanmasının Irak-Suriye bağını temin eden en önemli bölge olan Sincar ayrıca önem arz etmektedir. Olası Sincar Harekatı Terör örgütü PKK/KCK için Sincar stratejik öneme sahip, ne pahasına olursa olsun elde tutulması gereken bir böğle niteliğinde. Türkiye-Suriye eksenin bir kesişme noktası olan Sincar’ın coğrafi konumu örgütün Irak-Suriye ayağının bir bütünlük içerisinde kalmasını sağlarken aynı zamanda bölgedeki Ezidi nüfus da PKK için önemli bir insan kaynağı olarak görülmekte. PKK Ezidilerden oluşturduğu YBŞ alt örgütlenmesiyle yaklaşık 2 bin kişilik bir güce sahip. Dolayısıyla Sincar Türkiye’nin de terörle mücadelesinde çok kritik bir başlık. 2014’te DEAŞ terör örgütünün bölgedeki Ezdileri hedef alarak katliam gerçekleştirmesi ardından yaşanan kaostan istifade ederek PKK’nın bölgede konuşlanması Türkiye’nin terörle mücadelesi bağlamında da bölgeye yönelik bazı adımlar atmasını da berberinde getirdi. Türkiye’nin artarda gelen hava harekatları PKK’yı bölgede kısmen zayıflattı. Yine Türkiye istihbarat teşkilatı MİT üzerinden bölgedeki PKK komutanlarını ve yöneticilerini elimine ederken, örgüt üzerindeki baskıyı kademeli olarak artırdı. Bu süreçte Ezdilerin de büyük ölçüde PKK’ya karşı tavır aldığı ve PKK’nın bölgeden çıkması adına baskı yapmaya başladıkları görüldü. Nihayetinde Türkiye’nin de talepleriyle Bağdat ve Erbil arasında PKK ve Haşdi Şabi gibi diğer silahlı unsurların bölgeden tamamen çıkartılması adına bir anlaşma yapıldı. Merkezi Irak ordusunun bölgeye girmesiyle PKK bağlı güçler bazı bölgelerden çekildi ancak örgüt hala Sincar kırsalında özellikle Hanasır-Suriye hattında etkinliğini devam ettiriyor. PKK, HPG unsurlarıyla Sincar dağında, Ezdilerden oluşturduğu YBŞ unsurlarıyla ise kırsal alanlarda varlığın ı devam ettirmekte ısrarcı görünüyor. Üç Olası Senaryo Savunma Bakanı Akar’ın son Erbil ve Bağdat ziyaretlerinde Türkiye’nin ilgili muhataplarına üç alternatif seçenek sunduğu iddia edildi. Bunlardan birincisi Irak Ordusu ve Peşmerge ile birlikte Türk Ordusunun dahil olacağı ortak bir harekat, ikincisi Türkiye’nin havadan ve lojistik destek vereceği bir harekat üçüncü ise Türkiye’nin müstakil olarak gerçekleştireceği bir harekat. Ancak Akar’ın ziyareti sonrasında Bağdat iç dengelerine Sincar’a dair özellikle İran’a yakın pozisyonlarında etkisiyle farklı yaklaşımlar ortaya çıkmış durumda. Haşdi Şabi’ye bağlı bazı unsurların Sincar’a konuşlanması ve Türkiye karşıtı açıklamalar yapmaları da bunun tezahürü durumunda. Nihayetinde Türkiye açısından Sincar’ın PKK’dan arındırılması demek, örgütün Irak-Suriye hattının büyük ölçüde kesilmesi ve izole olması anlamına gelecek. Dolayısıyla hangi formülle olursa olsun Sincar’dan PKK’nın elimine edilmesi terörle mücadelede hayati öneme sahip olacak, Haşdi Şabi gibi yapıların PKK’yı bölgede koruması da mümkün olmayacak.Kaynak: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/canacun/2021/02/20/olasi-sincar-harekati-ve-farkli-senaryolar
Sincar’a Askeri Bir Operasyon Olabilir mi? Kutluhan Görücü  
Sincar neden önemlidir? Irak Merkezi Hükümeti ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki tartışmalı bölgelerin başında gelen Sincar bölgesi Suriye’de YPG/PYD’nin alan kazanmasıyla birlikte daha da önem kazandı. 2014-2015 döneminde ulusal ve uluslararası anlamda da DEAŞ ile mücadelenin sembol şehirlerinden biri haline gelen Sincar, DEAŞ’ın kaçırdığı Ezidi kadınlar, yaptığı işkenceler ve gerçekleştirdiği korkunç katliamlarıyla tüm dünyanın gündemine girdi. Bu süreç içerisinde kendisine zemin yakalayan PKK, Irak güvenlik güçlerinin zafiyet içerisinde olduğu bir dönemde kendisine DEAŞ ile mücadele rolü biçerek bölgede ve Sincar Dağı’nda etkinlik kazandı ve Kasım 2015’ten bu yana Sincar Dağı’nı terör kampı alanı haline getirdi. Suriye-Irak arasındaki PKK lojistiği, eğitim kampı hüviyeti ve yeni Kandil olma potansiyeli nedeniyle Sincar, Türkiye’nin ulusal güvenlik endişelerinin başında yer alıyor. Sincar bölgesinin önemini özetleyen bir derleme yapacak olursak; Ezidilerin yoğun yaşadığı bir şehir olması (yüzde 80), Erbil ve Bağdat yönetimleri arasında tartışmalı bölgeler içerisinde yer alması, DEAŞ’ın gerçekleştirdiği katliamların yanı sıra DEAŞ ile mücadelede sembol kent haline gelmesi, PKK’nın ise kentte ve Sincar Dağı’nda alan kazanması, eğitim kampları oluşturması, YPG ile Kandil arasında lojistik, stratejik ve jeopolitik bir işlev görmesi ve PKK’dan kaynaklı olarak Türkiye için ulusal güvenlik sorunu olması gibi maddeleri rahatlıkla sıralayabiliriz. Sincar’da hangi yapılar ve gruplar yer alıyor? Bulunduğu bölgede yer alan tepelerin en yükseği olan Sincar Dağı –bölgenin askeri manada– coğrafi hakimiyeti açısından PKK’nın dağdaki örgütlenmesinde önem arz etmektedir. Nitekim dağlık bölgede PKK varlığı bulunurken Sincar şehrinde Irak ordusu görev yapmaktadır. Bunun yanında şehrin batı ve doğu ile dağın kuzey ve doğu yakalarında Yezidi Koruma Gücü (HPE) bulunurken güneyinde ise Haşdi Şabi militanları varlık göstermektedir. Bağdat ve Erbil yönetimleri arasında varılan uzlaşının ardından bölgede Irak federal polisinin ve sınır muhafızlarının da geldiği ancak tam olarak nerede konumlandıkları bilinmemektedir. Bunun yanında PKK’nın Sincar yapılanmaları olarak ifade edebileceğimiz Sincar Direniş Birlikleri (YBŞ) ve Ezidi Kadın Birimleri (YJE) de PKK ile birlikte bölgede varlık göstermektedir. Bu noktada Suriye PKK’sı YPG ile Sincar yapılanması arasındaki bağlantının en açık örneği Afrin ve Rakka’daki savaşa YBŞ/YJE’nin de katılım sağlamasıdır. Sincar anlaşması nedir, sonuçları ne olmuştur? 2017’deki bağımsızlık referandumunun ardından Irak ordusu ve Haşdi Şabi Sincar’a girdiği halde bölgede yerleşik ve tek bir silahlı yapılanma oluşturulamamıştır. Nihayetinde yukarıda ifade ettiğimiz grupların tamamı bölgedeki varlıklarını sürdürüyor. Hatta bu gruplar içerisinde Haşdi Şabi’ye bağlı farklı Ezidi gruplar da bulunuyor. Sincar anlaşması tam da bu kaos ortamı üzerine 9 Ekim 2020’de Bağdat ve Erbil hükümetleri arasında imzalanmıştır. Sincar anlaşmasına göre bölgede PKK başta olmak üzere tüm terör örgütleri ve milis yapılar tasfiye edilecek, Bağdat ve Erbil hükümetlerinin ortak komitesinin atayacağı kaymakam sayesinde kent idare edilecek ve ortak komitenin çalışmalarıyla yeniden imar gerçekleştirilecektir. Anlaşmanın ardından bölgeye Irak Merkezi Hükümetine bağlı federal polis unsurları gitse de Sincar’dan PKK’nın ve bağlı fraksiyonları olan (HPG, YBŞ, YJE) gibi unsurların çıkarılmadığı bilinmektedir. Bu bakımdan Sincar anlaşması –kağıt üzerinde başta ABD ve Türkiye olmak üzere destek görse de– tam anlamıyla sahada uygulanamamıştır. Anlaşmanın sahada tam olarak uygulanmasının kazananı yalnızca Türkiye değil egemenlik konusunda uzun yıllardır sorun yaşayan her iki hükümet olacaktır. Bu bakımdan Sincar anlaşmasının sahada uygulanmasına yönelik alınacak askeri tedbirlerde üçüncü tarafın Türkiye olması anlaşmayı güçlendirecek ve sahadan sonuç almayı hızlandıracaktır. Suriye ve YPG/SDG bağlamında Sincar neden önemlidir? PKK her ne kadar Suriye’de ABD’nin desteğiyle bir yönetim modeli deneyimliyor olsa da halen örgütçü reflekslerini korumaktadır. Saha şartlarının getirdiği değişim ve bu değişimin getirdiği zorluklarla karşı karşıya bulunan PKK kendi içerisinde örgüt, değişim, yönetim ve siyasal yönelim tartışmalarını sürdürmektedir. Bu tartışmalar içerisinde YPG/SDG yönetimi ile PKK/KCK arasındaki farklı düşünce ve eğilimler giderek belirginleşmektedir. Sincar süreci de Suriye’de PYD ve ENKS (Suriye Kürt Ulusal Konseyi) görüşmelerinin tam ortasında sürdürülmeye çalışılmaktadır. Arap Baharı’nın ortaya çıkardığı kırılgan coğrafya PKK’ya alan kazandırırken terör örgütünün formunda da değişimi zorlamaktadır. Suriye’de özerk yönetim ilan eden terör örgütü bu bölgenin güvenliğini halen örgütsel zihniyetle ele almakta ve bu bağlamda hem Suriye-Sincar-Mahmur-Kandil koridorunu kilit önemde görmekte hem de Sincar’ı Irak içerisindeki “Rojava” olarak değerlendirmektedir. Sincar’a askeri bir operasyon olabilir mi? Öncelikle belirtmek gerekir ki Sincar’a askeri bir operasyonu mevcut konjonktürde yalnızca Türkiye gerçekleştirebilir. Çünkü Irak Merkezi Hükümeti ile Erbil yönetimi Sincar üzerinde bir anlaşmaya varsa da henüz askeri olarak PKK’yı Sincar’dan çıkarabilecek siyasi ve askeri iradeyi ortaya koyabilmiş değiller. Irak Merkezi Hükümeti ve Haşdi Şabi başta olmak üzere Irak güvenlik güçleri üzerindeki İran nüfuzu ve IKBY üzerindeki ABD etkisi gibi dışsal faktörler de göz önüne alındığında ilk cümledeki gerçeklik daha da berraklaşmış bulunmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, PKK’yı kalıcı olarak bölgeden çıkarma stratejisi Irak sahasını Kararlılık Harekatı’dan bu yana Türkiye’nin öncelikli gündemi arasında tutuyor. 2020’de Haftanin sahasından PKK’nın büyük ölçüde çıkartılmış olması da mevcut stratejide giderek ilerleme katedildiğinin açık bir göstergesi olarak karşımızda duruyor. Bu bağlamda Türkiye 2015’ten beri PKK’nın Sincar’da alan kazanmasına diplomatik ve askeri olarak itirazlarda bulunarak hem yerel hem de uluslararası aktörlere bölgeye yönelik her an askeri harekat gerçekleştirebileceğini en üst düzeyden ifade etmektedir. Sonuç olarak Türkiye’nin kısa ve orta vadede Irak Merkezi Hükümeti ile Erbil’e diplomatik baskısını arttırarak PKK’ya karşı aksiyon almaya zorlaması, etkili istihbarata dayalı olarak gerçekleştirilen hava operasyonları, Irak üzerindeki İran ve ABD nüfuzuna karşı üçüncü yol siyasetini Irak halkı da dahil olmak üzere tüm siyasi elitlere gösterecek yeni bir siyaset ve diplomatik dilin inşası Sincar ve tüm Irak için optimum faydayı sağlayacak seçenek olarak önümüzde durmaktadır.
Körfez’in Yeni Dengesi Batu Coşkun  
Bu ay gerçekleşen Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) toplantısı ile üç yıldır devam eden körfez krizi son buldu. Suudi Arabistan önderliğinde Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Körfez dışından gruba katılan Mısır, Katar’dan taleplerini geri çekti[1]. Bu ülkeler ve Katar arasında diplomatik ilişkiler de yeniden tesis edilme aşamasına geldi. Körfez’deki bu gelişmeler esasında Suudi Arabistan’ın bölgedeki “büyük abi” rolünü kaybettiğini ve Katar ile BAE’nin kendi otonom alanlarını sağlamlaştırdıklarını gösteriyor.   Gittikçe nüfuz etme yetisini kaybeden Suudi Arabistan, bağımsızlaşan Katar dış politikası ve BAE ile Suudi Arabistan arasındaki uçurumun derinleşmesi, bu de facto durumun parametreleri olarak değerlendirilebilir. Suudi Arabistan üç sene önce müttefikleriyle Katar’a yönelik ablukayı başlattığında, Körfez’de kaybettiği “büyük abi” pozisyonuna tutunmak için son hamlesini yapmıştı. Katar’ın ayrışan dış politika çizgisini sınırlamak adına yapılan bu hamle başarısızlıkla sonuçlandı.   Katar’a abluka uygulayan ülkelerin Al Jazeera televizyon kanalının yayınlarına son vermesi, Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığını sonlandırması ve Doha’nın Tahran ile ilişkilerini sonlandırması gibi taleplerinin herhangi biri gerçekleşmedi. Hatta Katar, Suudiler ve İran arasında arabulucu rolünü oynamayı bile teklif etti. Suudi Arabistan’ın Katar üzerindeki nüfuzu bu gelişmeler ışığında gittikçe zayıflıyor.   Katar’a benzer bir şekilde, BAE’de her ne kadar Suudi Arabistan ile beraber hareket etse de, aslında kendisine ait özerk bir dış politika alanı oluşturmayı başardı. Körfez krizi başladığında bir uyum içerisinde hareket eden Abu Dabi ve Riyad yönetimlerinin de dış politika vizyonlarının ayrışma yoluna girdiğini söyleyebiliriz. Abu Dabi’nin Riyad’a rağmen normalleşmeye sıcak bakmaması ve Suudilerin Körfez kardeşliği söyleminin aksine Katar ile ilişkilerin hemen normale dönemeyeceğini açıklaması bu iki eski müttefik arasındaki görüş farklılıklarının belirginleştiğini gösteriyor[2].   BAE ve Katar’ın Suudi ekseninden kopuşunu anlamlandırmak için öncelikle Suudi Arabistan’ın içinde bulunduğu durumu irdelememiz gerekir. Suudi Arabistan’ın dış politikada azalan rolünün temelinde ülkenin iç ekonomik yapısında yaşadığı sorunlardan kaynaklanmaktadır.   Suudi Arabistan kronik ekonomik sorunları ve başarısız reform   2017’de Veliaht Prens ilan edilen Muhammed bin Selman (MBS) ülkesi için oldukça hırslı bir reform gündemini devreye sokmuştu. Suudi Arabistan’ın 2030 Vizyonu[3] olarak nitelendirilen bu reformlar muhafazakâr ülkeyi bir turizm cennetine çevirerek Suudi ekonomisini petrol bağımlılığından kurtaracaktı. Esasında reformlar BAE tipi bir modernizasyonu öngörerek Suudi Arabistan’ı da aynı Abu Dabi ve Dubai gibi bir düzleme oturtmak istemekteydi. Bu bağlamda Suudi Arabistan imaj rehabilitasyonu adına ısrarcı bir medya kampanyası yürütüyor. “Visit Saudi” – “Suudi Arabistan’ı Ziyaret Edin” – reklamları CNN’den, BBC’ye pek çok uluslararası kanalda yayınlanırken, ülkenin özgür bir vaha olduğu vurgulanıyor. Fakat bütün bu çabalara rağmen reformların ülkenin imajının değişmesinde beklenen etkiyi yarattığını söylemek oldukça zor. Ayrıca reform gündeminin öngördüğü ekonomik atılımlar da pandemi nedeniyle engellenmiş durumda. Hatta Suudi Arabistan’daki ekonomik durum o kadar kötü gözüküyor ki, ülke yetkilileri “verileri doğrulamaları” gerektiğini savunarak işsizlik oranlarını aralık ayından beri yayınlamamakta ısrar ediyor[4].   Öyle gözüküyor ki Suudi Arabistan’ın iç politikadaki başarısızlıkları dış politikada da tekrarlanmış durumda. İç politikada sorunlar yaşayan Suud yönetimi, Biden yönetimi sebebiyle endişeye kapılmış durumda. Yemen ihtilafında yalnız bırakılan ve yeni göreve gelen Biden yönetimi tarafından eleştirilere maruz kalacak olan Suudi Arabistan, Körfez krizini sonlandırarak yalnızlığını bir nebze de olsa azaltmayı amaçlıyor.   BAE ve Katar’ın Suudi Ekseninden Ayrışması     Al-Ula zirvesinin netleştirdiği bir diğer parametre de Katar ve BAE’nin dış politika vizyonlarının artık Suudi Arabistan’dan belirli konularda ayrışmış olması. Bu iki ülke ufak boyutlarına rağmen bölgede ciddi aktörler haline geldi. BAE’nin Suudi Arabistan’dan Yemen gibi ihtilaflarda ayrışması[5], Arap Ligi ve diğer Körfez ülkelerinin aksine Esed rejimiyle diplomatik ilişki tesis etmesi ve İran’a karşı ihtiyatlı bir politika izlemesi[6] bunun somut örnekleri olarak nitelendirilebilir.   BAE’nin İbrahim Anlaşmaları kapsamında İsrail ile normalleşmesi de Körfez grubunda Suudi Arabistan’ın gölgelenmesini pekiştirdi. Körfez ve İsrail arasında yeşeren eksenin oyun kurucusu olarak şu anda BAE gözükmektedir. Suudi Arabistan hem iç siyasi dinamikleri hem de uluslararası imaj kaygısıyla şu noktada, İsrail ile olan ilişkilerini gizli tutmaya ve bir sonraki adıma taşımamakta kararlı. Böylece BAE Körfez’in geleneksel diplomatik lideri konumundaki Suudi Arabistan’ın tahtını elinden almış gözüküyor. BAE’nin Körfez’deki bütün ülkelerden önce ABD’nin geliştirdiği F-35 savaş uçaklarını satın alacak olması da bu minvalde değerlendirilmeli.   Öyle ki yakın zamana kadar BAE, Riyad’ın dış politika hesapları üzerinde de ciddi bir etkiye sahipti. Bölgenin çeşitli ihtilaflarında Suudi Arabistan BAE’nin pozisyonuna yakınlaşmıştı. Katar krizinin BAE’nin hassasiyetlerinin gözetilmeden çözümlenmiş olması bu denklemin artık değiştiğini gösteriyor. Suudi Arabistan’ın Biden dönemi tehdit algısı Katar ile ilişikleri normalleştirmeyi hızlandırmışken, BAE halen Katar’ı cezalandırmak istiyor.   Katar’a bakacak olursak aynı BAE gibi nüfuzlu bir aktör olduğunu değerlendirebiliriz. Katar’ın yumuşak güç kavramı üzerinden elde ettiği kazanımlar; örneğin, Al Jazeera televizyon kanalının hem Arap dünyasında hem de uluslararası alanda pekişmiş etkinliği ve farklı tarafları bir araya getirerek himayelerine aldığı arabuluculuk faaliyetleri, Taliban ve ABD ile olduğu gibi bu bağlamda önemli unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Katar, ekonomik etkinliğini diplomatik faaliyetlere aktararak önemli bir bölgesel oyuncu haline geldi.   Doha’nın bölgenin çeşitli ihtilaflarına taraf oluşu ve bu ihtilaflarda asli rakibinin BAE oluşu da Körfez’de yakın gelecekte yaşanacak çatışmaya ışık tutuyor. Kendisini adeta bölgesel bir güç olarak konumlandıran BAE, her yaptığı hamlede karşısında Katar’ı bulmak durumunda. Bunun en somut tezahürünü şu anda Libya, Mısır ve Suriye’de görmek mümkün. Ayrıca Katar’ın Türkiye ile geliştirdiği stratejik ilişkiler de Katar’ın son dönemdeki dış politika başarılarının arasına eklenmeli. İki ülkenin siyasi ve askeri işbirliğini en üst düzeyde devam ettirmek konusundaki kararlılığı bir “kazan-kazan” esasında işlemeye devam ediyor. Katar’ın halihazırda ABD ile olan stratejik ilişkilerinin yanında ikinci bir NATO ülkesi olan Türkiye ile ilişkileri Katar için büyük bir kazanım olarak değerlendirilebilir.   Değişen Dengeler   Al-Ula zirvesi, Körfez’deki son birkaç yıldır belirginleşen stratejik değişimlerin artık kalıcı olduğunu gösterdi. Zirve her ne kadar Suudiler tarafından bir dış politika zaferi ve Körfez birliğinin vesikası olarak lanse edilse de Riyad’ın rolü bu düzende oldukça zayıf gözüküyor. Gittikçe anlamsızlaşan bölgedeki Suudi rolü, ülkeyi yeni arayışlara itmiş olsa da bunlar da şu noktada başarılı gözükmüyor. Güç dengesinin artık çok kutuplaştığı Körfez bölgesinde BAE ve Katar önümüze oyun kurucular olarak çıkıyor. Bu ufak ama hırslı ülkelerin Körfez’in gidişatını belirleyecek olması kaçınılmaz gözüküyor. Suudi Arabistan’ın ise pandeminin hızlandırdığı ekonomik sıkıntılar ve kaybettiği bölgesel rolü çerçevesinde sancılı bir iç hesaplaşma dönemine girdiğini söyleyebiliriz. Riyad’ın kendisine yeni bir rol biçmesi şu denklemde de epey zor gözüküyor, zira Suudi yetkilileri yeni Biden yönetimi ile epey meşgul olacak. Bu belirsizlik devam ettikçe Körfez’in diğer ülkelerinin nüfuz alanlarını genişletmesi kaçınılmaz.   [1] https://www.bbc.com/news/world-middle-east-55538792 [2] https://gulfnews.com/uae/government/uae-qatar-ties-countries-need-to-rebuild-trust-to-solve-issues-gargash-says-1.1610313240299 [3] https://www.vision2030.gov.sa/en [4] https://www.aljazeera.com/economy/2021/1/21/bbfourthtimesthe-charm-saudi-arabia-delays-jobless-data-release [5] https://www.trtworld.com/opinion/are-saudi-arabia-and-the-uae-on-a-collision-course-42236 [6] https://iramcenter.org/en/the-united-arab-emirates-flexible-approach-towards-iran/
Biden Döneminde Yemen’de Olası Senaryolar Batu Coşkun  
ABD’nin seçilmiş başkanı Joe Biden’ın Orta Doğu gündemindeki konulardan biri şüphesiz  Yemen iç savaşı olacak. Biden ve seçim kampanyasının dış politika ekibi, Yemen ile ilgili çeşitli açıklamalarda bulundu. Bu bağlamdaki en çarpıcı açıklama, Biden’ın Yemen ihtilafında ABD’nin Suudi Arabistan’a verdiği desteği çekeceği olmuştu.[1] Öyle ki seçilmiş başkan aynı demeçte, ABD’nin Suudi Arabistan ile ilişkisini “yeniden değerlendirmesi” gerektiğinin altını çizmiş ve şüphesiz ki Riyad’da endişe yaratacak dış politika vizyonunu ortaya koymuştu. Nitekim Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Başkan Trump ve baş danışmanlarından Jared Kushner ile yakın bir ilişkiye sahipti. Bu yakın ilişkiler vesilesiyle Yemen’de Suudi Arabistan’a adeta açık çek veren mevcut Beyaz Saray yönetiminin tavrı, Biden döneminde değişecek gibi gözüküyor. Yeni durumdan dolayı Suudi Arabistan, bölgesel hesaplarını, yeni gerçeklikler çerçevesinde yapmak zorunda. Yakın zamanda Türkiye ve Suudi Arabistan arasında yaşanan yumuşama dahi Riyad’ın Biden döneminde olası yalnızlığını telafi etme girişimi olarak algılanmalı. ABD, Orta Doğu politikasına Biden imzasını atmaya hazırlanırken bölgenin aktörleri de yeni yönetim için hazırlanıyor.   ABD’deki Demokratlar zaten uzun süredir ülkelerinin Suudi Arabistan ile ilişkisini insan hakları ve özgürlükler düzleminde yeni bir çerçeveye oturtarak Riyad’ı tabiri caizse cezalandırmak istiyor. Biden’ın dış politika ve ulusal güvenlik ekibi şekillenirken Suudi Arabistan’a karşı daha sert bir tutum benimseyecek ve Yemen meselesi ile yakından ilgilenecek isimlerin de yer aldığı görülmektedir. Örneğin ulusal güvenlik danışmanı olarak seçilen Jake Sullivan, uzun süredir çeşitli platformlarda Yemen’deki Amerikan politikasının hatalı olduğu görüşünde.[2] Sullivan, Biden’ın seçim ekibine dahil olmadan önce de Yemen’deki insanı dramın faillerinin Suudi Arabistan ve ona destek çıkan mevcut ABD yönetimi olduğunu söylemişti.[3]             Bu düzlemde, Biden’ın Yemen’deki çatışmadan ABD’nin elini çekmek için bütün adımları hızlıca atacağı gözüküyor.  ABD’deki geleneksel dış politika çevreleri ve bilhassa Demokrat Parti üyeleri, ABD’nin Riyad’a hem retorik hem de taktiksel desteğinden rahatsız. Biden’ın bu rahatsızlığı gidermek için atacağı adımlar öncelikle Yemen nezdinde ABD’nin söylemini değiştirmek, sonrasında da alanda Suudilere verdiği desteği çekmek olabilir.   Biden’ın Adımları ne olacak?   Amerikan Kongresi geçtiğimiz sene hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin desteği ile ABD’nin Suudi Arabistan önderliğindeki Yemen müdahalesine desteğin son bulmasını talep eden bir yasayı onaylamıştı. Yasa Başkan Trump tarafından veto edildi fakat  ABD, Riyad’a hem taktiksel hem de istihbarat desteğini kesmedi.[4] Yani Biden 20 Ocak’ta görevi devraldığında Yemen politikasını değiştirmek için gerekli yasal altyapı zaten elinde olacak. Bu anlamda hızlı bir politika değişikliğini beklememiz mümkün, zira Suudi Arabistan’ın Washington’daki etki alanı Biden’ı yavaşlatmaya yetmeyebilir. Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de Suudi Arabistan ile Yemen politikasında artık ayrışma noktasına[5] geldiğini düşünürsek, Abu Dabi yönetiminin de Washington’daki lobi mekanizmasını Suudi Arabistan lehinde kullanması beklenilmemeli.   Biden’ın ilk adımı, Suudi Arabistan ile Yemen hakkında paylaşılan istihbaratı kesmek veya en asgariye indirmek olabilir. Biden’ın Suudi Arabistan ile ilişkileri “yeniden değerlendirmek”[6] yorumunu açacak olursak ABD’nin Suudi Arabistan ile artık sadece ortak bölgesel çıkarlar düzleminde iş birliğine dönmesi beklenebilir. Biden, selefi Trump gibi Riyad’ı tolere etmek yerine, aktif olarak Suudi etki alanını, ABD’nin bölgesel vizyonunu çerçevesinde sınırlamaya çalışabilir. Suudi Arabistan’a gelecekte yapılacak askeri teçhizat satışları da benzer bir akıl ile sınırlanabilir. Son adım olarak da Kongre’nin bazı üyeleri tarafından Suudi Arabistan ile ilgili Yemen’de işlenmiş savaş suçlarının[7] yasama gündemine taşınması ve bununla ilgili alınacak yaptırım kararlarının Başkan Biden tarafından uygulanması da ihtimaller dahilindedir.   Ancak Yemen’deki dengelerin Biden dönemindeki muhtemel değişimi değerlendirilirken çatışmanın bir tarafı olan İran’a da değinilmesi gerekmektedir. Biden her ne kadar İran ile olan Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nı (JCPAO) yeniden canlandırarak Trump’ın İran üzerindeki “maksimum baskı” politikasını sonlandırmak istese de Tahran’ın bölgede kuvvetlenmesinin de önüne geçmeye devam etmek isteyecektir. Öyle ki Biden’ın seçmiş olduğu mevcut dış politika kurmayları İran’ın bölgede ve bilhassa Yemen’de bu denli etkin olmasını Orta Doğu’da Trump döneminde azalan Amerikan liderliğine bağlamakta. Biden yönetimi, bir yandan Suudi Arabistan’ın Yemen politikası ile arasına mesafe koyarken aynı zamanda İran’ın da bölgede güçlenmemesi için dengeli bir politika izleyecektir.   Suudi Arabistan Yemen politikasını değiştiriyor mu?   Suudi Arabistan’ın ABD ile ilişkileri ülkenin en temel dış politika unsurlarından birini oluşturmaktadır. Her ne kadar Suudi Arabistan (ve beraberinde diğer Körfez ülkeleri) son yıllarda Rusya ve Çin ile ticari ve siyasi işbirliğini geliştirmiş olsalar da, Riyad’ın daimi güvenli limanı ABD’dir. Bu bağlamda Biden döneminde, Suudiler ABD’yi “memnun etme” politikasını benimseyebilir. Beyaz Saray, Suudi yönetimini hem Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi ve insan haklarına riayet gibi meselelerden hem de Yemen’den ötürü eleştirmeye başlarsa Riyad yönetimi baskı altında kalabilir. Bu nedenle Yemen’de askeri bir yumuşamaya doğru gitmek ve bu dahilde ABD merkezli eleştirileri bertaraf etmek Suudiler tarafından uygulanabilecek yöntemler arasında. Son haftalarda Yemen’de yaşanan gelişmeler de aslında buna işaret etmekte.   Geçtiğimiz ay Suudiler ve İran destekli Husiler arasında üst düzey görüşmelerin yapıldığı basına yansımıştı.[8] Suudi-Yemen sınır bölgesinde bir tampon bölge kurulması konusunda taraflar arasında ciddi yol kat edildiği anlaşılıyor. Suudi Arabistan her ne kadar Yemen’deki kazanımlarından feragat etmek istemese de beş yıldır aktif olarak müdahil olduğu bu çatışmadan da artık dikkatlice çekilebileceğini göstermiş oldu.  Suudilerin Husilerle tampon bölge teklifini müzakere ediyor olması bu geri çekilme iradesinin ilk adımı olarak görülebilir. İki tarafı da memnun edecek bir statükonun faaliyete geçmesiyle çatışmanın en azından bir süreliğine sona erebileceği iki taraf tarafından da kabul görebilecektir.   BAE’nin de desteğini Suudi koalisyonundan çekip Güney Geçiş Konseyi’ne vermesi[9] ile Riyad’ın Yemen’deki yalnızlığı artmış durumda. Beş yıl önce Suudilerin, Yemen’e müdahalesi başladığında Abu Dabi ve Riyad uyum içerisinde İran destekli güçlere karşı mücadele etmekteydi. Ancak BAE’nin Yemen’deki objektifleri artık Riyad’dan ayrışarak Güney’deki otonom siyasi yapıyı güçlendirmek ve bu yapı üzerinden nüfuzunu geliştirmeye dönüşmüş durumda.   ABD bölgeye dönüyor mu?   Biden’ın seçim kampanyası Trump dönemi dış politikanın Yemen’de felakete ve insani dramlara sebep olduğu görüşü üzerine kurulu. Buradan anlaşılacak olan ABD’nin Biden altında bölgedeki Yemen gibi ihtilaflı alanlarda daha girişimci bir rol üstelenmeye hazırlandığı. Fakat ABD’nin bunu başarıp başaramayacağı bir soru işareti. Obama dönemiyle başlayan ve Trump yönetimi altında tamamen hayata geçirilen Orta Doğu’dan çekilme politikası, bölgedeki Amerikan nüfuz alanını büyük ölçüde daralttı. Suudi Arabistan, İran, Türkiye ve Rusya gibi bölgesel güçlerin bu ortamda oluşan boşluğu doldurmaları da kaçınılmaz oldu.   Biden’ın olası Yemen adımlarının Suudi Arabistan’ın bölgedeki faaliyetlerini caydırmanın ötesine geçmesi şu etapta mümkün gözükmüyor. Biden’ın öncelikli hedefi, ABD’nin Suudi müdahalesiyle olan ilişiğini kesmek ve Riyad’ı yavaşlatmak olacaktır. İnsani argümanları çokça dillendiren Biden kurmaylarının bölgede daha aktif bir Amerikan rolü umudu için Washington’dan daha kararlı bir siyasi irade gerekmekte. Bu iradenin gelişimi de Biden yönetimi şekillendikçe daha açık olacaktır.   [1] https://www.aljazeera.com/news/2020/11/11/relationship-reassessed-joe-biden-and-saudi-arabia [2] https://www.crisisgroup.org/our-trustees-crisis-group-ending-yemen-war [3] https://www.newyorker.com/news/q-and-a/inventing-a-post-trump-foreign-policy-an-interview-with-the-former-obama-adviser-jake-sullivan [4] https://www.nytimes.com/2019/04/16/us/politics/trump-veto-yemen.html [5] https://www.aljazeera.com/news/2019/8/31/analysis-the-divergent-saudi-uae-strategies-in-yemen [6] https://www.aljazeera.com/news/2020/11/11/relationship-reassessed-joe-biden-and-saudi-arabia [7] https://www.hrw.org/news/2020/09/21/us-war-crimes-yemen-stop-looking-other-way [8] https://www.middleeasteye.net/news/saudi-arabia-yemen-houthis-deal-buffer-zone [9] https://www.aa.com.tr/en/middle-east/uae-backed-militias-block-cabinet-meet-in-socotra/2047176
Türkiye'nin PKK Terörüyle Mücadelesi Can Acun  
Türkiye son yıllarda PKK terör örgütüne yönelik tam saha press diyebileğimiz bir stratejiyle çok agresif bir mücadele sergiliyor. Örgütün Türkiye, Irak ve Suriye sathına yayılmış olan mevcut varlığını devamlı baskı altında tutacak, lider kadrosunu hedef alarak komuta kontrol yapısını zayıflatacak bir hareket tarzını hayata geçirmiş durumda. 15 Temmuz’un kısa bir süre sonra Fırat Kalkanı Harekatı ile sınır ötesi operasyonlara başlayan Türkiye, Zeytin Dalı Harekatı, Barış Pınarı Harekatı, Kararlılık Harekatı ve hali hazırda devam eden Pençe-Kapan harekatları ile örgütü Irak-Suriye sathında topraksızlaştırıp baskı altına tutarak harekat kabiliyetini minimize etme arayışında. Türkiye daha önceleri sınır ötesi harekatlarını gerçekleştirip ilgili bölgelerden çekilirken, artık kalıcı şekilde alan kontrolü örgütün doldur boşalt yapmasını da engellemeye başlamış durumda. Tüm bunların yanı sıra Türkiye artık çok daha etkili bir şekilde örgütün liderlerini hedef alarak, örgütün komuta kontrol yapısını bir strateji dahilinde etkisizleştirmeye çalışıyor. Son birkaç yılda KCK yürütmeye konseyi üyesi birçok isim, ayrıca Türkiye, Irak ve Suriye’deki önemli saha komutanlarının önemli bir kısmı etkisizleşirilmiş durumda. Burada etkili istihbaratın yanı sıra Türkiye’nin kendi milli imkanlarıyla geliştirdiği insansız hava araçlarının çok büyük bir etkisi var.   Türkiye’nin geliştirdiği ve dünyanın da gıptayla baktığı TB2 ve Anka gibi SİHA’lar terör örgütünün hareket kabiliyetini neredeyse tamamen bitirmiş, örgütün moral motivasyonuna da büyük bir darbe vurmuş durumda. Türkiye’de hali hazırda var olan terörist sayısı üç yüzlere kadar düşürülmüşken, örgüt Irak ve Suriye’de de savunma konumuna düşmüş, eylem yapma ve karşı saldırı yapabilme kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiş durumda.   TRT Türkiyenin Sesi servisinde 37 farklı dilde yayınlanmıştır